İsmail Bey Gaspıralı Sempozyumunda GAP Gazeteciler Birliği Göz Doldurdu Gap Gazeteciler Birliği
0416 2148488 | info@gapgazetecilerbirligi.com

İsmail Bey Gaspıralı Sempozyumunda GAP Gazeteciler Birliği Göz Doldurdu

Türk dünyasının önemli fikir adamı ve gazetecisi İsmail Bey Gaspıralıyı anma Sempozyumu’nda GAP Gazeteciler birliğine ayrılan ikinci gün birinci oturumda konuşulanlar toplantıya damga vurdu.

Türk dünyasının önemli fikir adamı ve gazetecisi İsmail Bey Gaspıralıyı anma Sempozyumu’nda GAP Gazeteciler birliğine ayrılan ikinci gün birinci oturumda konuşulanlar toplantıya damga vurdu.

Bartın Üniversitesi konferans salonunda düzenlen ve merkezi Adıyaman’da bulunan GAP Gazeteciler birliği yönetim kurulunun da iştirak ettiği İsmail bey Gaspıralı ve Anadolu da gazetecilik başlığıyla yapılan sunumda oturumu yöneten GAP Gazeteciler birliği genel başkanı Zeynel Abidin kıymaz ‘..1.dünya savaşının mağlupları arasında sayılan Osmanlı imparatorluğunun bakiye kalan Türkiye cumhuriyetinde kuruluş yıllarında galiplerin dayatmasıyla dil ve harflerde yapılan değişikliklerle Anadolu Türkleri Asya ve balkanlardaki Türklerden soyutlanmaya çalışılmıştır’ dedi. 10 ülkeden siyaset, sanat, dünyasının önemli isimlerinin katıldığı ve üç gün süren etkinliklerle İsmail bey gaspıralı çeşitli yönleriyle konuşuldu, oturumun ikinci günü birinci oturumuna başkanlık eden Kıymaz

21.YÜZ YIL TÜRK YILI OLACAKTIR

Son yıllarda özellikle doğu ve güney-doğuda yaşanan bazı olumsuzluklara dikkat çekerek şunları söyledi ‘..gelişmeler sizleri ümitsizliğe düşürmesin biz büyük milletiz, benzer çok badireleri atlatıp bu günlere geldik, dünyada 300 milyona yakın bir Türk nüfusu var, bunlar dağınık ve örgütsüz bir kalabalık, bunları bir amca çocukları biri birlerinden koparılmış kardeşler olarak görüyorum, şimdi bu çocuklar ayıktı, büyüdüler atalarının miraslarını ve kardeşlerini merak ediyorlar, batıda Avrupa da önemli bir diasporamız var, Asya’da önemli ülkelerle kardeşliğimiz var geriden gelen Türk dalgası asla komplolarla durdurulamaz bu dalga ancak geciktirilir ama gelecek yüz yıl Türk yüz yılı olacaktır, bilimde sanatta, sporda ve iş alanında önemli Türk markaları Avrupa da Asya’da kendilerine Pazar ve yer buluyor, okumuş bir genç nüfus var arkamızda, bu potansiyel büyük devlet olmamızı mutlaka sağlayacak, bu fetret dönemi yeni başlangıcın habercisi ümit var olun yarınlar bizim’ dedi

Fahrettin Çelik: Dilimiz bir olmalı, düşüncemiz bir olmalı, ticaretimiz bir olmalı…

Sempozyumun ikinci gün birinci oturumunda konuşmacılar arasında yer alan GAP Gazeteciler Birliği genel sekreteri Fahretin Çelik’te İSMAİL GASPIRALI, DİL VE GAZETECİLİK başlığıyla yaptığı konuşmasında şunları söyledi ‘ … Eğer yağmur yağmıyorsa, yağmur duasına çıkma zamanı gelmiş demektir. Yağmur yağarken duaya çıkılmaz… Yaşadığım yer olan Adıyaman'ın Samsat ilçesinde bir türbe vardı. İsmine "Sahabe" derdik. Yüz yıllardır orada yatan zatın sahabe olduğunu bildiğimiz halde gereken ilgiyi göstermiyorduk. Ta ki, O'nu yeni yeni öğrenmeye başladık. Çünkü, bizin şu anda O'na ihtiyacımız var. Şu anda O'na gereken ilgiyi gösterme ortamı var. O halde yüz yıllarca burada yaşamış Sahabe Safvan b. Muattal'ın bu zamana kadar beklemiş olmanın bir hikmeti var. İsmail Bey Gaspıralı'da 100 yıl önce vefat etmiş ama anca yeni yeni gerçek değeri vermeye çalışıyoruz. Belki bundan 30 yıl önce İsmail Bey Gaspıralı'yı anacak olsak, sesimiz kısık çıkacak, verdiği mesajları anlayamayacaktık. 100 yıl sonra fikirlerini, yaşantısını, mücadelesini konuşuyorsak. Türk dünyası için şu anda ihtiyaç var demektir. İsmail Gaspıralı bundan 100-150 yıl önce yaşamış bir kişi. O'nu bugünlere taşıyan, onu unutulmaz kılan şey nedir? O savaş kazanmış, yüksek rütbeli bir asker değil, saraylarda yaşamış bir padişahta değil… O, yaşadığı zaman yaklaşık 70 yıl Rus himayesi altında kalmış Kırım'da dünyaya gelmiş, dini, dili, milleti için endişe duymuş ve bu uğurda bir şeyler yapma gayreti içerisinde olmuş bir kişi. Bu tarihlerde Rusların uyguladığı asimilasyon politikası doruğa çıkmış, düşünen ve düşündüğünü ifade eden aydınlar için tehlikeli bir dönem.

O günlerde Ruslar, Tuna’yı ve doğudaki Türk sınırını aşarak topraklarımızda ilerlemeye başlamışlardı. Yer yer başarılı savaşlar verilmesine rağmen Rus ilerleyişi devam etmişti. Doğu cephesinde Ahmet Muhtar Paşa’nın direnişi, Rumeli’de Gazi Osman Paşa’nın ünlü Plevne savunması, beklenen acı sonucu değiştirememişti.  Bazı doğu illerimiz Rus işgaline uğramış. Çar’ın orduları Yeşilköy’e kadar ilerlemişlerdi. İstanbul tehdit ve tehlike içinde kalmıştı. Bu şartlar altında imzalanmak zorunda kalınan Ayastefanos Mütarekesi, Osmanlı Devleti için tam bir felâketti. O kadar ki, bu anlaşmanın hükümlerinden Avrupa devletleri bile dehşete düşmüşlerdi. Onların işe karışmasıyla Berlin Kongresi toplanmış, burada Ayastefanos’a göre daha yumuşak birtakım kararlar verilmişti. Ama, gerçek ortadaydı: Türkler yenilmişlerdi ve hazmedemeyecekleri kayıplara uğramışlardı. İsmail Gaspıralı’nın çocukluğu ve ilk gençlik yılları, işte böyle ağır bir atmosfer içinde geçti. O günlerde halkının ezildiğini, ağır bir kültür empozesi altında olduğunu, dillerinin yok olmaya yüz tuttuğunu görmeye başladı.

GASPIRALI AZ KUNUŞUP ÇOK DiNLEDİ

Türkler ve Müslümanlar aleyhine yazılan yazılardan etkilendi. Böylece kendisinde bir Türklük şuuru uyanmaya başladı. Gaspıralı, kedine parlak bir gelecek hazırlayabilecek bir konumdaydı ama O bunun yerine kendini ilime vermeyi tercih etti. Medrese hücrelerine kapanıp okudu. Kendi deyimiyle "az konuşup çok dinledi"  İsmail Gaspıralı, 1878 de, henüz 27 yaşındayken Bahçesaray Belediye Başkanı seçildi. O siyasette ilerleyip üst makamlara gelme çabalarına girmeden, Türkçe bir gazete çıkarmak için resmî makamlara başvurdu. Rus Hükümeti, Türkçe gazete müracaatına ret cevabı verdi. Ama O yılmadı, pes etmedi yıllar süren mücadele sonunda 1883 yılında “Tercüman”ı yayımlama müsaadesi verildi.  İsmail Gaspıralı’nın temel düşüncesi, yalnız Kırım Türklerinin değil bütün Türk dünyasının, hatta Müslüman âleminin uyanıp ayağa kalkması idi. Bunu sağlayıcı neşriyat yapmayı hedef olarak almıştı. Peki İsmail Gaspıralı, niçin neşriyatı ön planda tutmuştu. Kuru kuruya bir Türkçülük mü yapıyordu.  Hayır. O'na göre kendi dillerinde okumak gerekirdi ama Avrupa’nın ilmini, hüner ve  sanayisini kazanmaları birinci amaç olacaktı.  Gaspıralı, Türkçenin sadeleşmesini ve bütün Türk illerinin ortak Türkçe ile konuşmasını sağlamak istiyordu. Bunu, ilk önce kendi yazılarında uygulamaya başladı. Yazılarında, Arapça ve Farsçaya fazla yer vermeden, buna karşılık Türk ülkelerinde konuşulan ortak sözleri kullanarak yazmayı tercih etti.  Peki bugün Türkçeyi ne hale koymuşuz. Bir yazar yazılarında ne kadar çok anlaşılmayan, ithal kelime kullanabiliyorsa iyi yazar, konuşan ne kadar yabancı kelime kullanabiliyorsa bilgili, aydın sayılmaya başlandı.  Sağcı yazarlar Arapça veya Osmanlıca kelimeler, solcu yazarlar batı dillerinden kelimeler seçerek makalelerini yazmakta, bunu marifet bilmektedirler. Gaspıralı, 20. yüzyılın başından itibaren, görüşlerini dört kelimelik bir sloganla ifade etmeye başlamıştır: “Dilde, fikirde, işde birlik“.  Yani sadece tek bir dil kullanmakla kaymayacağız. Aynı duygularla hareket etmeli, ticaretimizde bile birlik içerisinde olmamız gerektiğini söylüyor İsmail Gaspıralı… İsmail Gaspıralı, mücadelesini gazete ve dergilerle sürdürmeyi düşünmüştür. Siyasi gazetenin yanında bayanlara yönelik (Alem-i Nisvan) dergi ve çocuklara yönelik (Alem-i Sıbyan) dergi çıkarmış, halkı bilinçlendirmeyi bu şekilde sürdürmüştür. Bunun içinde dilin korunması ve sadeliğine önem vermiştir. Çünkü, dil, toplumun temel mihenk taşlarından biridir. İletişimi sağlayan en önemli araçtır. Bu nedenle dilin doğru kullanılması, belli kurallar çerçevesinde kullanılması, milli olması kaçınılmazdır.  Çağımızda zaman içerisinde güçlenen ve dünya dilleri diye adlandırılan diller konuşulmaktaysa da aslında dil, insanın hangi millete mensup olduğunu yansıtan en kestirme ve belirgin özelliğidir. Çoğu zaman kimin hangi milletten olduğunu ancak konuşunca anlarız. Türkçe konuşunca Türk, Almanca konuşunca Alman, Arapça konuşunca Arap olduğunu anlarız. Hatta dil öyle bir şey ki, insanlar konuştukları dillerle anılırlar. Dildeki başıboşluk “her telden çalmak” olur ve anlaşılması zorlaşır. Kimisi Arapçadan, kimisi İngilizceden, kimisi Fransızcadan yeni yeni kelimeler kullanırsa ortaya anlaşılmaz bir kelime kirliliği çıkar.

YABANCI DİLDE KELİMELER DİLİMİZE SIZDI

            Tıpkı günümüzde olduğu gibi. O kadar yabancı kelime sızdı ki dilimize ortada Türkçe diye bir şey kalmadı. Hatta, öz Türkçeyi kullanmak geri kalmışlığın, demodeliğin, bilgisizliğin belirtileri sayılmaya başlandı. Kültür emperyalizmine karşı en güçlü araçlardan biri olan dilin içindeki yabancı kavramlar yerine Türkçeye uygun kavramlar bulunması dilimizin geliştirilmesi için gereklidir.

Dilin zenginliği, onu kullanan toplumun ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel bakımdan zenginliği ile paraleldir. Günümüzde çok hızlı bir şekilde yeni icatlar ortaya çıkmaktadır. Yeni icat edilen bir ürüne, icat edilen ülkedeki dile uygun bir isim verilmesi gayet doğaldır ve bütün dünya bunu kullanma durumundadır. Halk arasına yerleşen bu isim, sonradan değiştirilmeye kalkışılsa bile kabul görmeyecektir. Kullandığımız “faks” makinesine Türk Dil Kurumunca “belgegeçer” adı verildi. Ancak bu terimi resmi kurumlar bile kullanmaz. Çünkü toplumda kabul gören, alışılan ‘faks’ kelimesidir ve öyle devam eder.Hatta öyle bazı düzenlemeler yapılıyor ki, komik durumlar bile ortaya çıkıyor. Türk Dil Kurumunca “asansör” kelimesi yerine “sunucu” öneriliyor. Yani sunucuya binmek ile asansöre binmek çok faklı şeyler… Ya da “taksi” kelimesi yerine “göçüm” terimini koyarsanız yine ortaya anlaşılmaz veya garip anlamlar çıkıyor. Türk Dil Kurumu tarafından tespit edilen “göçüm” olmasına karşın, halk arasında kabul görülen “taksi”dir. O halde, dilin zenginleştirilmesinden önce siyasal, sosyal ve ekonomik zenginlik gerekiyor. Asansörü ilk biz yapsaydık adına “sunucu” koyabilirdik. Ya da faksı biz icat etseydik adını “belgegeçer” koyabilirdik. O halde, bırakalım kim bize neyi önerirse onu kullanalım mı? Tabi ki hayır. Türkçe üzerindeki hâkimiyeti hafifletmek birazcık olsun elimizde.

İNTERNETİ KULLANMAYAN KALMADI

İmkânlar ölçüsünde kullanabileceğimiz kelimeleri bilinçaltına yerleştirmeye çalışmalıyız.  Malum, çağımız internet çağı. İnterneti kullanmayan kimse kalmadı. Biliyoruz ki, internet kullanımında çokça yabancı kelime kullanılıyor. Örneğin, "design" yerine "tasarım" sözcüğünün kullanılması yerinde olur ve yadırganmaz da. Çocuk yaşlarda bu tür kavramları bilinç altına yarleştirmeliyiz.  Kullanılan klavyeler bile Türkçe yazmaya elverişli olmayan “Q” denilen klavyeler. Oysa “F” klavyeler Türkçe kullanımında daha kullanışlı. Resmi kurumlarda bile hâlâ “Q” klavyelerin kullanılmasını en büyük yanlışlardan sayıyorum.İş yeri, cadde ve sokak isimleri, gazete, radyo, televizyon kanallarına yabancı isimler koymak zaten başlı başına Türkçeyi katletmeye yeter girişimler. Özellikle turistik yerlerde bazı işletmelerin tabelalarında yabancı isimler görmemiz kültür emperyalizminin ülkemizdeki etkilerini gösteren örneklerdir.Gerek yazı, gerekse konuşma dilinde Türkçe kullanımına çok dikkat etmeliyiz. Yoksa ortada dil diye bir şey kalmayacak. Bu ancak herkesin üstüne düşeni yapmasıyla mümkün olabilir. Bu anlamda toplumun ileri gelen adamlarına daha büyük görevler düşmektedir. İste İsmail Gaspıralı'nın “Dilde, fikirde, işte birlik“ anlayışı bu olsa gerek. Dilimiz bir olmalı, düşüncemiz bir olmalı, ticaretimiz bir olmalı… ‘ dedi.

İsmailbey Gaspıralı ve Anadolu medyası bölümün söz alan Hacettepe Üniversitesi Öğretim görevlilerinden Prf.Derviş Kılınçkaya İsmailbey gaspıralıyı çeşitli yönleriyle anlatmaya çalıştığı konuşmasında dilin önemi üzerine şunları söyledi

KILINÇKAYA: EĞİTİM SİSTEMİ ÖNCELİKLİ HEDEF

Gaspıralı'ya göre, eğitim sistemi her şeyden önce ana dilin (yani Türkçenin) öğretimine hizmet etmeli ve dinî bilgilerin yanısıra dünyevî bilgileri de mutlaka ihtiva etmeliydi. Usûl-ü Cedîd'de öğretim zamanları ve talebe sayıları kesin olarak sınırlanmıştı. İlk dereceli mekteplerde öğretim süresi iki yılı geçmeyecek, bir muallim 30 veya 40'dan fazla talebeye aynı anda ders vermeyecek ve mektebe kayıtlar da düzene bağlanacaktı. Bir ders günü içinde süresi 45'er dakikayı aşmayan en fazla beş ders okutulacak ve haftada altı mektep günü olacaktı. Talebenin yorulup bıkmaması için ders aralarına teneffüsler konulmuş ve değişik derslerin birbirini takip etmesi öngörülmüştü. Bedenî cezalar da tamamıyla uygulamadan kaldırılmaktaydı. İmtihanın bulunmadığı eski sistemin aksine, Usûl-ü Cedîd her hafta ve dönem sonlarında bütün derslerden imtihanlar ihdas etmekte ve mezuniyeti bu imtihanlarda başarılı olunması şartına bağlamaktaydı. Yeni sistemde dershanelerin mekânının ve havasının temizliğine ve ferahlığına özel bir önem veriliyor, o zamana kadar sadece Rus okullarında görülen sıralar, karatahta, kitaplık ve diğer öğretim araçları mekteplere sokuluyordu. Müfredatta da büyük değişiklikler vardı. İlk basamakta Türkçe okuma-yazma öğretiminin yanısıra, temel aritmetik, hat, Kur'an okuma ve İslâm'ın esaslarını öğretmeye yönelik dersler yer almakta, buna bir üst basamakta genel coğrafya ve tarih, İslâm ve memleket tarihi hakkında giriş bilgileri ve tabiat bilgisi dersleri de ilâve olunmaktaydı. Büyük çoğunluğu ilk defa verilen bu tür dersler için mevcut her hangi bir ders kitabı bulunmadığından Usûl-ü Cedîd mekteplerinde kullanılacak temel ders kitabını da Hocâ-i Sıbyân adıyla bizzat Gaspıralı kaleme alarak kendi matbaasında bastı (ilk baskısı 1884'de yapılmıştı).

ENGELLER GASPIRALIYI YILDIRMADI

Usûl-ü Cedîd'in kabul görmesi ve yerleşmesi büyük engellerle karşılaştı. Öncelikle bunun halk tarafından benimsenmesi ve talep konusu olması gerekiyordu. Halbuki daha ilk baştan eski usûle bağlı olan mollalar ve mutaassıp çevreler şiddetle buna karşı koydular ve Usûl-ü Cedîd'i halk arasında savunmak cesaret isteyen bir iş haline geldi. Dahası, gayet sınırlı imkân ve ihtiyaçlara sahip eski usûl mekteplerin aksine, bir hayli masrafı gerektiren bu gibi yeni mekteplerin açılabilmesi ya mahallî halkın daimî maddî katkısına ya da Müslüman zenginlerin desteğine bağlıydı. Halbuki, XIX. asrın sonlarında özel olarak Kırım Tatarlarının ve genel olarak Rusya Müslümanlarının ekonomik ve sosyal yapıları göz önüne alındığında, bu tür beklentiler için iyimser olabilmek hiç de kolay değildi. Halk arasında bu tür sosyal-eğitim teşebbüslerine katkıda bulunma alışkanlığı da yok gibiydi. Diğer taraftan, Usûl-ü Cedîd'e göre hazırlanmış muallimler olmadıktan başka, böyle muallimleri yetiştirecek bir muallim mektebi de tabiî ki söz konusu değildi. Bu son probleme karşı Gaspıralı'nın bulduğu çare, ilgilenen muallim adaylarını Bahçesaray'a çağırarak onları ücretsiz olarak uygulamalı bir şekilde eğitmek ve onlardan memleketlerine döndüklerinde en az üç kişiyi muallim olarak yetiştirmeleri sözünü almaktı.

MÜSLÜMAN TOPLULUKLARI SIK SIK ZİYARET ETTİ

Usûl-ü Cedîd'in yerleşebilmesi hususunda Gaspıralı 1880'ler boyunca büyük güçlüklere katlanmak ve sabırla gayret göstermek zorunda kaldı. Bu arada, devamlı olarak Rusya İmparatorluğu dahilinde Müslümanların toplu olarak yaşadıkları yerlere sık sık ziyaretlerde bulunarak Usûl-ü Cedîd'i tanıtmaya ve benimsetmeye uğraşmayı sürdürdü. Yavaş yavaş pek çok Türk bölgesinde okunmaya başlanan Tercüman ise onun önemli propaganda araçlarından birisini teşkil ediyordu. İlk Usûl-ü Cedîd mektebinin açılışının üzerinden on yıl geçmeden Gaspıralı'nın çeşitli Türk bölgelerinde kayda değer sayıda destekçileri ortaya çıktı. Bunlar arasında aydın fikirli mollalar, muallimler, esnaf ve belki de en önemlisi Müslüman zenginler yer almaktaydı. Özellikle İdilboyu Tatarlarından zengin tüccarların (Hüseyinovlar, Apanaylar, Akçuralar ve diğerleri gibi) ve Kafkasyalı Müslüman petrol milyonerlerinin (Tağızade gibi) kazanılması Usûl-ü Cedîd mekteplerinin hızla yayılmasında büyük rol oynadı. Bunların açtığı ve finanse ettiği mekteplerle Usûl-ü Cedîd özellikle İdilboyu'nda, Kafkasya'da ve Kırım'da köylere kadar yayıldı (Çok daha muhafazakâr yapıdaki Türkistan'da Usûl-ü Cedîd'in benimsenebilmesi için ise çeyrek asır geçmesi gerekti). 1895'de bütün Rusya İmparatorluğu dahilindeki Usûl-ü Cedîd mekteplerinin sayısı yüzü geçerken, 1914 yılında bu sayı yaklaşık 5.000'i bulacaktı. Gaspıralı Müslüman Türk kızlarının eğitiminde de öncülük yaptı. İlk Usûl-ü Cedîd kız mektebini ablası Pembe Hanım Bolatukova'ya 1893'de Bahçesaray'da açtırttı. Bu örnek diğer bölgelerde de kısa süre içinde uygulandı. Gaspıralı medreseleri de Usûl-ü Cedîd'in üst dereceli eğitim kurumları haline dönüştürecek şekilde ıslah etmeyi plânlamakta ve bunun programlarını hazırlamış bulunmaktaydı. Ancak, medreselere kesin olarak hakim bulunan mutaassıp çevrelerin şiddetli tepkisi ve muhtemelen Gaspıralı'nın diğer çalışmalarına öncelik vermek mecburiyetinde kalması, onun bu husustaki başarısının mekteplere göre daha sınırlı kalmasına yol açtı.

TERCÜMAN GAZETESİ UZUN YILLAR YAYIN YAPTI

Yayına başlamasını müteakip ilk yirmi yıl içinde Tercüman bütün Türk dünyası çapında o zamana (hattâ günümüze) kadar hiç bir diğer gazeteyle kıyaslanamayacak bir yaygınlık ve etkiye ulaştı. Gaspıralı'nın meşhur ifadesiyle, Tercüman, "Dersaadet'in hamal ve kayıkçılarına, Çin dahilinde bulunan Türk devecilerine ve çobanlarına gazeteyi tanıtmıştır. Kazan'da, Sibirya'da olduğu gibi Tebriz'de ve Horasan'da da Bahçesaray dilini öğrenmeye meyil doğurmuştur". Gerçekten de, sınırlı tirajına rağmen Tercüman Rusya İmparatorluğu'nun Müslümanlarla meskûn bütün bölgelerine yayıldığı gibi, Osmanlı İmparatorluğu'nda, İran'da, Balkan ülkelerinde ve hattâ Türkçe okuyabilenlerin bulunduğu diğer İslâm memleketlerinde münevverler tarafından daimî olarak okunmaktaydı. Rusya İmparatorluğu'nda yaşayan Müslümanlar arasında bilhassa Usûl-ü Cedîd'in yaygınlaşmasıyla teşekkül eden reformist millî aydınlar zümresi için Tercüman adetâ bir bayrak oldu. Gaspıralı'nın Tercüman vasıtasıyla empoze etmeye çalıştığı bütün Rusya Müslüman Türklerini içine alacak ve birleştirecek etno-dinî esaslara dayalı yekpare bir Türk kimliği (ki özellikle 1905 öncesinde bu açık bir şekilde telâffuz edilemiyordu) fikri aydınlar arasında büyük ölçüde kabul görmeye başlamıştı. ‘ dedi

Sempozyum ikinci gün birinci oturumunun son konuşmacısı Bulgaristanlı gazeteci nesrin sipahi yaptı Sipahi konuşmasında şunları söyledi

Nesrin Sipahi:  BİZİ AYAKTA TUTAN DİNİMİZ VE DİLİMİZDİR

‘..1906 yılında İsmail Gaspıralı Rusçuk kasabasına gelir,”cemiyeti hayriyeyi” ziyaret eder ve hatta bağışta bulunur.Bulgaristan Türklerinin tek kurtuluşunun eğitim olduğunu fark eder ve halkı bu anlamda yönlendirir. Aynı yılda Türk basınında türk-tatar anlaşmazlıklarını içeren yazılar yayınlanır ve Gaspıralı Tuna gazetesine her iki tarafa ihtar başlıklı yazı yazar. Muhabbet ve birliğin gayretten doğacağını ,şiveler farklı olsada din ve mezheplerinin bir olduğunu bildirir. Yazısında ,neden naçalnik veya ministır olmak istemediklerini sorar . Gaspıralının Bulgaristan Türklerine faaliyetleri,uzlaştırıcı tutumu,eğitim tecrübesi Türkler üzerinde olumlu etkisi zamanla fark edilir. Dönemin siyasi ve kültürel yapısı,hayat tecrübesi,BG Türkleri arasında yüksek bir milli şuur uyandırır.Gaspıralının izinden giden birçok milli şairimiz vardır.Örneğin, şairimiz Recep Küpçü faili meçhul bir cinayete kurban olmuştur. Hz.Mevlananın sözlerinden hareketle; “dün geçti,yarın belli değil”,Bulgaristan Türklerinin bugünü önemlidir. Bugün Gaspıralının “bizi ayakta tutan dilimiz ve dinimizdir “ sözleri Bulgristanda yaşayan Türklere uzaktır. İsmail Gaspıralının düşüncesini ifade ettiği dönemde bir türk dünyasından bahsetmek,türk dünyasının bugünüyle karşılaştırıldığında,geçmiş tarihteki türk dünyası bugüne göre çok daha anlam ifade etmektedir.Araya giren uzunca bir zaman ,türk dünyasını kendi var olan zemini üzerinde güçlendirmek yerine tam aksi bir yönde gelişmelere sahne olmaktadır.Bu özellikle BG Türkleri için geçerlidir. Gaspıralının,türk dünyasında başlattığı cedit,yenilik hareketını BG Türkleri için başlatmalıyız. Geçmişte adeta Türkçe nefes almak bile yasak olan Bulgaristanda,bugün yasak değil ve eğitim müfredatında Türkçe “seçmeli” ders olarak yer almasına rağmen,ailelerden talep olmadığı için okunmamaktadır. Yaptığım araştırmalarda,halk hala totaliter rejimin baskı hissini duymaktadır ve dilekçe vermeye korkmaktadır. Bu anlamda halkı destekleyecek bir siyasi parti de yoktur.Oysa Bulgaristan 1 Ocak 2007 den bugüne Avrupa Birliği üyesidir,ve en doğal insan hakkı olan ana dilde eğitim hakkı olmalıdır.Halkı bu anlamda aydınlatmalıyız, komunizmin narkozundan ayılmaları gerekmektedir.bunu yaparken de Gaspıralıyı örnek almalıyız.Gaspıralı bu fikirlerini gerçekleştirirken,Ruslarla da iyi ilişkiler kurmuştur.Bizde Bulgarlarla iyi ilişkiler kurmalıyız,ırkçı söylemlerden uzak,hoşgörü ve denge politikasıyla hareket etmeliyiz.Gaspıralının fikirlerini Bulgaristan Türklerine yeniden empoze etmeliyiz.Türkçe eğitime teşvik etmeliyiz ve acele etmeliyiz,ömrümün buna yetmesini istiyorum.

MİLLET, DİLİ ÖLÜNCE ÖLÜR

Gaspıralı çalıştayı sonrası ,Türk dünyasını Doğu ve Batı olarak değerlendirdiğimde,.,doğu Türklerine göre bugün Bulgaristan Türkleri şanslıdır,Bulgaristan’da türkler bugün ölmüyor ancak “Türkçemiz ölüme mahkum ediliyor. Zira,büyük bir milleti yok etmek önce dilini yok etmekle başlar.Türk milleti büyük bir millettir. Gaspıralının fikirlerine paralel olan büyük önderimiz Atatürkün sözlerimi tamamlayacağım. “Bir milletin en belirgin niteliklerinden biri dilidir. Türk milletindenim diyen insan,kesinlikle Türkçe konuşmalıdır.Türkçe konuşmayan bir insan,türk kültürüne bağlılığı iddia

ederse,buna inanmak doğru olmaz.” Biz Bulgar türkü değil,Bulgaristan türküyüz.Bulgaristan’da” Türk” doğduk ve” Türk “kalmalıyız..ana dilimizi okumalıyız ve korumalıyız’ DEDİ.

Sempozyumun renkli bir oturumun yöneten GAP Gazeteciler birliği genel başkanı Zeynel Abidin Kıymaz yönetim kurulu üyelerinin Gaziantep, Kilis, Şanlıurfa, Kahramanmaraş, Malatya, Mardin ve Gaziantep illerinden gelen üyeleriyle sempozyuma katıldıklarına dikkat çekerek, misafirleri GAP bölgesinin tarihi turistik mekânlarını ziyaret etmeye davet etti.